Yâd-ı Cemîl Mektupları 5


Share

Hüzün Günü

Düşüncelerin kaskatı kesildiği fecir vakti. Ölümlü dünyanın gerçek yüzüydü. Samimi duanın makbul anıydı. Saçlarımıza düşen kırağıların yüreğimizde belirdiği an işte…

Sinelerimiz dağlanıyordu. Kalbi közde yakılmaya mecbur edilmiş bir insan gibi…

Ahirete olan ihtiyacın katmerleşmesi kalbi hayatın vurgusuna yetiyordu.

***

Yaşantısına doyulmayan dünyanın gayrı meşru lezzetlerine baktı. ‘Karanlık’ dairedeki bir lezzetin içinde binlerce elemler olduğunu ruhunda hissederek; bu ‘acı’ların  gerçek yüzünün hüzünler, kederler ve sıkıntılarla yıkandığını gördü.

Beni alışılmışın dışında anlamalarından korkuyordum.

***
Hayalde resmedilen çizgilerin büyük düş kırıklığına uğradığı depremlere ramak kalmıştı…

Ankara’nın en kara bir halette; kara bir zeminde, “firkatin ve rikkatin” kara bulutlarla kalbini karartabileceğini hayal bile edememişti.

Kavuşmanın yâd edildiği zamanların ağlamaları ise kurumaya yüz tutmuş ömür ağacının köklerini sulayan damlalardı…

Yalnızlığın ve yalnız ruhların istirahat bulduğu ‘Yuşa’ tepeleri de yoktu.

Hüzün Gününün Gecesi

Duyguların durağanlaştığı, kalblerin üşüdüğü, ruhların ürktüğü, objelerin ürkünç sessizliğinin yaşandığı teheccüd vakti.

‘Nefis’ gerçeğinin hatırlatıldığı geceyarısı telepati sohbetlerinin metafizik aleme gönderildiği beklemelerdi…

‘Birinci mektuptan/ aşkı mecazinin aşkı hakikiye dönüşmesi’nden arta kalan örtük duyguların, kalbten fışkırdığı andı. Ki “Zat-ı Baki’ nin Baki isimlerinin daimi cilveleri” yansıyordu ‘hafa turabı’ndan.

Yüreğin sıkıştığı, acıların başladığı, melekut alemindeki kanın depreştiği ürkünç vakitte;  samimi itirafların telefon tellerinde/hava zerreciklerinde kaldığı gece yarısından biraz sonraki an’dı.

Belki kızıyordun ama duvarların duyguları misafir etme zamanı değildi. Duygular ve sevgiler gazete kağıtlarında şiirsel derinliği yoğun halde görünmek zorunda kalıyordu…

Mevsim Güzdü

Ağaçların yaprakları gibi düşüncelerin ve sevgilerin  de solduğu bir mevsimdi. Gündüzü geceye, sabahı akşama nispet edip; çekilen acılara yaslanıyordum. Düşündüklerimi, duygularımı, duyumsadıklarımı sözcüklerle ifade edemiyorum. ‘ism-i cemal’in tezahürlerini hissedecek takatim de kalmamıştı…

Acıların, gurbetin ve yalnızlığın ferec zamanını mı bekliyordun?… Bütün olumsuzluklara rağmen kazanılan zaferlerin ödülü saplantılı alınganlıklar mıydı?.. Buyurgan ve emreden bir sevginin devasız bir derde dönüşeceğini mi söylüyordun? Viran olan hayat binamızın inşası için mi bu kadar ‘ism-i celâl’e sığınıyordun?

Gözün, kulağın ve kalbin, görsel ve işitsel karanlıklara boğulmasını kadere teslim olarak algılamak ikilemine düşmeyi mi engelliyerek ‘ism-i Kemal’i hatırlatıyordun?…

Dizlerime çöken çözülme, kaderime teslimiyetin tesellümüydü.

Zemherir Mevsimiydi

Bir zaman ‘remizler alemi’ne ayak bastığım zaman gafleti sürdüren duygularımın sağlığı da bozulmuştu. Toplumsal şizofreniye yakalanmış bir coğrafyâda yaşamak zorunda kalışıma mı? Yoksa Baki-i Hakiki’ye karşı ‘bireysel ödev’lerimi yerine getiremeyişime mi ağlayayım?

Gerçek hayatın en anlamlı ve önemli zamanlarını boşa geçirmek profesyonel mesleğin icabıydı. Evrensel bir düşüncenin sınırsız ve sınıfsız bir coğrafyanın müntesibi olmak da yetmiyordu. Yitirilen sevdalara akıtılan plastik gözyaşlarının ömür ağacına tesirini de bilmiyordum.

Dikenli teller gibi gülümsemelerden, soğuk küflü öğrenci evlerinden, yapaylıklardan, yanlış anlaşılmalardan, anlaşılmış yanlışlıklardan kurtulmak zamanından bihaberdim.

Okulda, hastanede, dergide, gazetede, radyoda, evde, ailede, arkadaş gruplarında, akraba ziyaretlerinde ve kampüslerde…her mekan ve zamanda ayrı bir statü taşımaktan ötürü, ölgün bir güle dönüşen cesedimle sabaha yürüyordum.

***

Şefkatli bir doktora olan ihtiyacım kat kat artıyordu. Kendini bulmanın kendisi olmanın adıydı duanın erişilmez arşına sığınmak…

Dünya bir rüya olduğundan, rüya alemlerinde yaşıyordum ‘Yakub’un yakarışını…

‘Eyyub’un niyazını arkadaş eğliyordum kabir kapısına koşan cesedime.

‘Yunus’un duasında yaşıyordum manen daha beter oluşun necatını.

Gençlik gecesinin uykusundan ‘Yusuf’un yalvarışıyla uyanıyordum.

Hayatıma hayat olacak ab-ı hayat’ı bulmak için Aslan abinin Gülzar’ımın Gülü’nü getirmesini bekliyormuşum oysa…

Haşir meydanına uzayacak yolculuğu serin ve selametli geçirmek için; İbrahimin(as) yoldaşı, ‘aciz ama aziz’ bir abd-i has’ı hatırlıyorum şimdi…

Zemherir ile Baharistan Arası Bir Yerdi

Sevgiler beklediğimiz misafirler değildi hayatımıza giren. Sorular, sorunlar, sorumluluklardı. Yeşil elbiseli yeşil düşünceli iki iyi insandı. Benim adım hem yeşil hem de kırmızıydı. Günlerce süren tartışmalar saatlerce  devam eden müzakerelerdi. Sonunda bir itiraftı: ‘Ben gerçekten küçüklüğümde konuya böyle yaklaşmamıştım’.

Günden güne artan samimiyet, devam eden dostluktu. Okul, ev ve arkadaş üçgeninde ‘dava içinde bürhan’ şuurunun yaşatılmasıydı. Aktiflikti, pasiflikti, hoşgörüydü…

Seminerler devam ediyordu. Mülk/melekût çarpışmalarıydı, insan haklarıydı,Bizim haklarımızdı. Kardeşliğimizdi, sevgimizdi, dostluğumuzdu…

Dert ortağıydın, keder arkadaşı, kader kardeşi, can yoldaşıydın.

“En güzeli kerpiç bir evde oturup Kur’an okumak” diyorsa da Sadık Abi;

“Ölümcül acılar çekmeden ne baldaki zehiri anlayabilecek, ne de dar ağacını aşabilecektik.”

“Yâd-ı Cemîl”di

Sinelerde güzel bir hatıra olarak kalmak, devamlı kalmaktan ve yürek fethinden daha iyi görülüyordu. Bunları zihinsel, duygusal ve ruhsal alemlerde değerlendirip; gönül evlerinde bir ‘yâd-ı cemîl ‘ değil de, ‘yâd-ı hazin’ olarak kaldığını görüyordu. Doğrusu biraz da ulvi acılarla yoğrulamamanın sıkıntısı, üzüntüsü, çelişkisiydi…

‘Mızraksız İlmihal, ‘Balıkesir’li İsmail’di’. Soğuk öğrenci evleriydi. Odaydı, telefondu, kiraydı. Yanlış yapmalar, yanlış anlamalar/anlatmalardı.

Zamanlar, mekanlar, anlamlar, düşünceler, sevgiler, programlar, bazen can(lı), bazen can(sız) yayınlardı, yani bizlerdik…

‘Her mihnet kabulüm. Yeter ki duanız eksik olmasın arkamdan’. “Yeter artık” dedi İsmail. “sen kendini beğenmiş zavallının tekisin”…

Kavramlar kargaşası, terminoloji sorunu, iletişim kazalarıydı. Yani kapasite seviyesi(zliği)ydi…

Seherde Baharistan’dı

Rüyanın sinemalaştığı yarı uykuda/yakaza’da bir an, bir gün, bir yıl  geçirmişti. Sondan bir önceki sözleriydi:”Buyuran ve emreden değil, paylaşan ve okşayan bir sevgi istiyoruz.”

Bir iğreti sevdanın karanlık sonuydu,

Gül koymuştu sevmenin adını,

Hallac-ı Mansur’un ‘Dost Gülü’ne dönüşen

Sorgulardı,

Bir koyu saplantının akıl almaz sonuydu,

Remizler, reşhalar,arayışlar, işaretlerdi,

‘Dost’(suz)luklar’dı, esrarlı tılsımlardı,

Yerine sarf olunmayan sevginin sonu

Merhametsizce azap çekmekti.

“Batıp gidenleri sevmem” dedi.

‘İsm-i  wedud’u dost bilip kendine.

Tüm sevmeleri O’ na adadı…

***

Fecir vaktindeki bedeni, zihni ve kalbi temizliği yapmak üzere kaldırıldığında, dudaklarından şu cümleler döküldüğünü söyledi İsmail. “Artık kalpleri hiç kırmamalıydı. Kızma ve soğuk davranma hakkınız vardı.”

Yanı başında kardeşi Kur’an okuyor,boğazına düğümlenmiş lafları yutamıyordu. “Beni yanlış anlama, tebessümüne devam et. Eğer öyle olmazsa…”

“gözlerim açık, soluğum tutuk gideceğim öte mekanlara…”

Yitirilmiş yapay bir sevdaya ağıt yaktım veya:  

EN GÜZELİ SİNELERDE BİR YÂD-I CEMÎL  OLARAK KALIP GİTMEK…


Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5 hakkında düşünceler “Yâd-ı Cemîl Mektupları