İbrahim Hulusi Yahyagil (rh)’den Hikmetli Hatıralar 1


Share

Bir Tefekkür Ziyafeti
image

Hulusi Bey’in esas önem verdiği eser hiç şüphesiz İhlas Risalesidir. Üstadın tavsiyesini esas alarak “ on beş günde bir” mutlaka İhlas Risalesinden ders yapmayı ihmal etmez. İhlası kazanıp muhafaza etmenin ikinci şartı olan “ masnuat-ı ilahiye üzerinde tefekkür ederek huzur kazanma” maddesinin bütün Külliyatı içine aldığını ifade eder.

Yine bir dostuna yazdığı cevabî mektubunda, varlıklar üzerinden engin bir tefekkür seyahatine çıkar. Ardından bu asırda gaflete dalan ve ebedî hayatlarını tehlikeye atan insanların perişan hallerine atıfta bulunur. Sonra, kendi iç âlemine döner, nefsini sorgular. Ama ne sorgulama! Âdeta nefsini yerden yere vurur. Galiba büyüklerin büyüklüğü, nefisleriyle yaptıkları savaş ölçüsünde ortaya çıkıyor. Böylece afaktan enfüse, muhteşem, zevkli, uzun bir tefekkür ziyafeti ortaya çıkar. İmanın hayata hayat olduğunu ve Hulusi’yi halis kılan sırrı bu satırlarda bulmak mümkündür:

“ Aziz ve muhterem kardeşim,

Manzarası güzel ikametgâhınızdan, daire-i rü’yetinize giren ve her biri Hâlıklarının esmasının mazharı, medarı ve aynası olduklarını lisan-ı halleriyle beyan eden her mahlûk, her memlûk ve her masnuyla birlikte manevî letaifinizin, tefekkür, tezekkür ve tesebbüh halinin bir ifadesi demek olan latif yazınızı, ben de o daireye girerek, zamanın fevkine çıkarak, yazıldığı yerdeki hal-i kisveye bürünerek zevk etmek istedim.

Başımı ihtiyarsız etrafıma çevirdim. Sükûnetli ve şehirden hariç münzevî dairemizden etraftaki bağlara, ağaçlara, dağlara, taşlara ve semadaki büyük ve muvazzaf memur olan şemse, sahibi tarafından tek tük götürülen develere, uçuşan ve ötüşen kuşlara, burnuma, kulağıma, yüzüme, elime ve ayağıma ara sıra konan sineklere, kâh latif ve hafif, kâh mutedil, kâh sert ve haşin esen rüzgâra, bilhassa bahçedeki birkaç çam ağacının dal ve yapraklarından çıkan seslere, azalarına baktım, görmediklerimi de düşündüm.

‘Tüsebbihü lehü’s-semâvâtü’s-seb’u ve’l-ardu ve men fihinne ve in min şey’in illâ yüsebbihu bihamdihî’ fermanından bir zerreyi anlar gibi oldum. Her bir şeyin lisan-ı halleriyle esma-i hüsna adedince Hâlık’ın vahdaniyetine şehadet ettiklerini hissettim ve dedim:

Fesübhanallah! Vahdaniyetin bu kadar hadsiz delilleri varken bu zamanın insanlarına ne olmuş ki,kör ve sağır olup,bu kadar hadsiz şehadete ve tesbihata lakayt kalıyorlar. Veya derd-i maişetle sarhoş olmak yüzünden, hoş ve rahat ve bütün ibadetleri cami’ bir farize olan namaza karşı tembel davranıyorlar. Veya büsbütün dünyaya hasr-ı nazar edip ebedî olarak bu fani âlemde kalacaklarmış gibi, kendilerini lâyemut sanıyorlar. Veya bu fani âlemin arkasındaki ebedî âlemi hiç düşünmeden, hayvandan çok aşağı düşüyorlar.’Levlâke levlâk, lemâ halaktü’l-eflâk’ hitabına manen muhatap, mükerrem bir ben-i Âdem, ahsen-i takvimde bir insan-ı kâmil,bir mü’min-i muhakkik olmak gibi âla-yı iliyyine namzetliğinden, esfel-i safiline ihtiyarlarıyla sukût ediyorlar.
Döndüm, nefsime baktım. Gözlerini kapamış, kulaklarını tıkamış, bendeki bu halin geçmesini sabırsızlıkla bekliyor gibi gördüm ve dedim:

Ey nefis! Yaş elliyi geçeli birkaç sene oldu. Aile hasta, akraba içinde en yaşlı erkek sen kaldın. Komşulardan, hemşehrilerden memleketin her yerinden, dünyanın bütün sakinlerinden milyonlarca insanlar bu âlemden gittiler. Bu muhaceret, akıntı kesilmeden devam ediyor. Son süratle giden bir şimendifere benzeyen, üzerinde yaşadığımız şu arz, her çeşit sakinlerini, bir nevi istasyon, iskele veya bekleme yeri olan kabirlerine atarak, iterek ve boşaltarak yoluna devam ediyor. Trenin vagonlarına büyük harflerle şöyle yazılmış:
‘Ebedî âlemin istasyonlarına gider!’ Yolcuların boyunlarına nereye indirilecekleri, ne zaman indirilecekleri yazılı yaftalar takılmış.

Ey basireti kapanmış, dünya işleriyle gözü perdelenmiş, hevayla,tûl-u emelle ubudiyet ve taatte gaflete dalmış olan biçare nefis! Uyan, gözünü aç! Hakikati gör, bak! Başın, neredeyse kabrin duvarına, ağacına ve taşına çarpacak. Bak, bak! Atılacağın çukur, gözle görülecek kadar yaklaştı. O zaman uyanmak bir fayda vermez. Seni Cenab-ı Hak hadsiz nimetlerine nail etti. İmanî ve Kur’anî hizmette istihdam ve böylelikle en büyük nimetiyle seni taltif buyurdu. Bu kadar hadsiz nimetlere karşı, Rabb’inin huzuruna neyle gidiyorsun? Feraizi bile ciddiyetle ifaya gayretin yok! Hâlâ medhe düşkünsün. En küçük bir kusuru üzerine almak istemezsin. Her arzun derhal yerine getirilmeli. Her isteğin haram helal düşünülmeden verilmeli, ölümü unutmalı, hoşa gidecek şeylere aç kurt gibi saldırmaya devam etmelisin!

Ey nefis! Lillahilhamd, her fenalığa muvaffak oldun! Yalnız bir şeye muvaffak olamadın. O da ekser nas seni iyi bilirler. Ben aksini iddia ediyorum. Senin iyi olmaya asla niyetin yoktur. Ne kadar suret-i haktan görünürsen görün, sen mekkarsın, gaddarsın. Sana itaat eder gibi hallerim, seninle ittifak eden ahirzaman fitnelerinin şerlerine mukavemet edemediğimden, ihtiyarsız zuhura geliyor. Kalp, ruh ve sair letaifim, sana asla muti değildirler. Rabb’imden daimi niyazım şudur:

‘Ya Rabbi! Ben nefsimi ıslaha muktedir değilim. Sen bana öyle kuvvet ver ki, onu ıslaha muvaffak olayım. Huzuruna nihayetsiz acz ve fakrımla, fakat halis ve nihayetsiz rahmetine muhtaç müflis bir abd olarak geleyim.’
Ey benim dertlerimi dinleyen aziz kardeşim,

Keşf erbabına göre, Hâlık’ın bir ilan levhası demek olan ve bir nevi yazar-bozar tahtaya benzeyen Levh-i Mahfuz’a, nazarınız yetişseydi, bu biçare kardeşinizin şaki olduğunu siz de görür ve o zaman ‘Heyhat! Ben bunu insan zanederdim’ derdiniz. Ben maalesef işte böyle bir şaki olduğumu hissediyorum. Dünyada şakiyi tarife kalkarsak, ne deriz? Yol kesen, gasp eden, baş kesen, ev yıkan… ila ahir, değil mi?

İşte sana bir yol kesen… Başta akıl, kalp, sır gibi manevî cihazlarım ah u enin ettikleri halde, onların yolunu nefsim keser.’ Haydi, bu tarafa!’ diyerek isteğine göre götürüyor.

İşte bir gasp… O letaifin kazançlarını nefsim hevaya sarf ettiriyor!
İşte bir baş kesen… O letaifi, nefsim âdeta işlemez ve başları kesilmiş hale getiriyor.

İşte bir ev yıkan… Hane-i vücudumu nefsim, nursuz viraneye çevirerek ebedî saadethanemi yıkmak istiyor.

Nazarım Levh-i Mahfuz’a yetişmekten çok uzak. Fakat lutf-u Hak’la bu acınacak halimi hissediyorum. Amma başka bir Rab yok ki, O’na iltica edeyim. O’ndan istimdat edeyim. O’nun bab-ı rahmetini dakkedeyim. İster istemez bu kapıyı, niyazla fizarla çalmaya devam edeceğim.

Eğer hatırınıza gelirse ki: ‘ Yahu sen neler yazıyorsun? Bu yazılarla verdiğin numara zıt değil mi?’

Kardeşim, evvelen, bilmek başka, yapabilmek başka olduğu gibi, ‘ Heleke’n-nâsü ille’l-âlimûn ve heleke’l- âlimûne ille’l- âmilûn’ hükmünce, bilmek kâfi değil, yapabilmek lazım. Hatta yapabilmek de kâfi değil, garazsız, ıvazsız, tam halis ubudiyet maksut ve matluptur. Yani,’ Ben bir abdim. Ve vazifem, Seyyid’imin emri ve izni dairesinde işlemektir. Ben, ücretimi peşinen almış bir ameleyim. Vazifem, Malik’imin emirlerini kayıtsız, şartsız yapmaktır. Ben muvazzaf bir memurum. Vazifem, Hâlık’ımın mülkünde, vazifelerimi unutmadan, memuriyetimi istikametle ifaya çalışmaktır.

Saniyen: Cenab-ı Hak,hakkı her ağızdan söyletebilir. Her kalemden yazdırabilir. İntak-ı bi’l-hakkın çok misalleri var. Meşhur İbrahim Hakkı Hazretleri de:
‘ Her söyleyeni dinle,

Ol söyleteni anla, Hoş eyle kabul canla’ demekle, bu hakikate güzel bir işaret yapıyor. Seyyiatımızdan mesulüz. Hasenattaki hissemiz pek azdır. Onun için bizden sudur eden iyiliklerde, Rabb’imizin in’am ve ihsanını görüp, O’na şükredeceğiz. Seyyiat ve mesaibde, nefsimizin kusurunu anlamaya çalışarak, Rabb’imize istiğfar ve ilticada bulunacağız.

Her şey, vücuda gelmeden evvel ve geldikten sonra yazılıdır. Amenna, fakat hiçbir şeyi vücuda gelmezden evvel kimse bilemez. Geldikten sonra da akibetini anlayamaz. Ancak kime ne kadar bildirilirse o, o kadarını bilir. Mukaddir kim ise, Alîm de O’dur. O’nun ezelî ilmini kimsenin bilmesine imkân yoktur. O Alîm ve Hakîm, maddi sebepleri izzet ve azametine perde etmiş. Bir bahçenin yetişmesini suya, havuza, bahçıvana bağlamış. Su Kendisinin. Havuzu mahlûku yapar. Bahçıvan memlüküdür. Bahçıvan suyu bahçeye akıtır, havuzu doldurur. Çiçeği, sebzeyi, ağacı, eker, diker, zaman zaman sular. Bütün esbab-ı maddiye tamam iken, bazen çiçeği, sebzeyi, ağacı yetiştirir. Bazen bir afet verir, kısmen veya tamamen mahveder. Fakat bahçıvanın kusuruyla da o bahçe mahvolabilir. O zaman onu mesul ve mahkûm eder. Çünkü işe, ihtiyarın parmağı karıştı. Bahçıvan diyemez ki: ‘ Sen benim iki gün şu vazifeyi ihmal edeceğimi biliyordun, beni mesul ve mahkûm etmemelisin!’

Neyse, bu bahse daha evvel temas etmiştik. Kader-i ilahiyenin tezahüratına karşı,’ Men âmene bil’-kader, emine mine’l-keder ‘ düsturu kâfidir. Yani ehl-i hak olan ehl-i sünnet ve’l-cemaatin anlayış ve inanışına göre, ‘ Kadere iman eden, kederden emin olur.’ Gelen musibetlere karşı,’ Merhaba, hoş geldin. Biliyorum, sen kendin gelemezsin. Sen bir vazifeyle gönderilmişsin. Vazifeni yap, git. Senin beni incitmene karşı, O Rahim Rabb’ime iltica ediyorum’ der.

‘ La havle velâ kuvvete illâ billâh’tan gaflet ve nefse itimat, nefsini o kadar şımartır ki,’ Ene rabbükümü’l-â’lâ’ diyecek kadar bir firavun olur. Nefsin arzularına tâbi ola ola ‘ Menittehaze ilâhehâ hevâhû’ sırrına mazhar olunur, maazallah. Öyle ise nefsimizi tezkiye ve tebrie etmeyelim ki, firavuniyete kalmasın. Hevamıza tâbi olmayalım ki, ona abd olacak derekeye düşmekten kurtulalım.

‘Ene’l-hak’ diyen zat,o sözü sekir halinde söylemiştir. O halde söylediği sözden hakikatte mesul değildir. Fakat zahir şeriata göre mesul tutulmuş. Ve mahkûm da olmuştur.’ Pes ene’l-hak nice desin kişi, mansur olmadan’ fıkrası o sözü söylemek için, o halde bulunmak şart olduğuna da işaret ediyor. Zaten biz böyle ‘Ene’l-hak’ diyecek bir mansur olmayı da istemiyoruz. Ve o zatın arkasında gitmeye bir ihtiyaç hissetmiyoruz. Sırat-ı müstakimle ifade olunan nuranî yola hidayet ve tevfiki Erhamürrahimîn’den bütün namazlarımızda istiyoruz.

Bizi bu nuranî yol haricinde görünen ışıklar, cezbetmemeli. O dolaşık ve dar yollara heves edip girersek, çok meşakkat çekeriz. Geri dönmek ve tekrar tarik-i müstakim olan cadde-i kübrayı bulmak pek zor olur. Allah şaşırtmasın! Bizleri süleha zümresine ilhak buyursun, âmin!
Beşerin hadiselerden müteessir olması, kanaatimce, acizliği, sabırsızlığı, noksanlığı, eşyaya ve kendisine mana-yı ismiyle, fani nazarıyla bakmasıdır. Kaviyy-i Mutlak’a dayanmak acizliğini, Rahim-i Mutlak’a itimatla sabırsızlığını, Kamil-i Mutlak’a tevekkülle noksanlığını, her şeyin hatta kendisinin bile tek ve mesulsüz bir Rabb’in mahlûku, memlûku, masnu ila ahir olduğunu düşünerek, yani her şeyi bir harf gibi görüp bu harfin kâtibini anlamakla, mana-yı harfiyle mevcut tanıyıp, mana-yı ismiyle fani olduğunu hissetmekle ve bu meselelerin muvaffakiyeti derecesinde teessürden kurtulur. Yani yükü sırtında taşımaz, yere kor ve üzerinde oturur. Bütün bütün teessürden kurtulmak, beşerîlikten çıkmak, muhal bir keyfiyettir. Vesile-i terakki olan imtihan ve iptiladan sıyrılmak demektir.

İşte bundandır ki, imanın kemaline had yoktur. Gayet basit ve taklidî imandan, ta makam-ı rızaya, makam-ı mahbubiyete kadar uçsuz bucaksız mertebeler var. Bizler ise neredeyiz, nelerden dem vuruyoruz? Evet, haklısınız ,ben de hoşuma giden şu fıkrayı kal ehli olduğumuz hakkındaki sözümüzü teyit maksadıyla zikredeyim:

‘Kovan arısının olmazsa balı,

Kuru vızıltıdan ne ola hali İlahî, gider benden kîl u kâli, Cemi taklidimi tahkike döndür.’

İşte aziz kardeşim, bana ait olmayıp hak olup Hak’tan gelen şu sözlere bu kere de burada nihayet vereyim. Geçmiş mektuplardan bazı ehemmiyetli nükteleri yazmış ve saklamış olsaydınız, belki başkasına da ileride faydası olurdu.(1) Çünkü yazıların manidar ve münevver aksamı hazine-i Kur’aniyedendir.

El-Bâkî,el-hubbu fillah İbrahim Hulusi“
(1) : Yazılarının ileride istifadeye medar olacağını belirtmesi ve bu çalışmada o yazılara ağırlıklı olarak yer vermemiz, onun bir kerameti olsa gerektir.

Kaynakça: http://www.seyrideniz.net/Thread-Hulusi-Yahyagil-Agabey


Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Hakkında bir düşünce “İbrahim Hulusi Yahyagil (rh)’den Hikmetli Hatıralar